6-7
Eylül 1955 Pogromu
İstanbul, yüzyıllar boyunca farklı
halkların, dillerin ve inançların yan yana yaşadığı bir şehir
oldu. Ancak 6-7 Eylül 1955 gecesi, bu mozaiğin en renkli parçaları
olan Rumlara, Ermenilere ve Yahudilere karşı devlet destekli bir
pogrom düzenlendi. Olay, yalnızca dükkânların, evlerin ve
kiliselerin yağmalanması değil; aynı zamanda İstanbul’un
belleğinden bir halkın zorla silinmesiydi.
Öncesinde geliştirilen
“provokasyonlar” tesadüf değildi. Ankara’da ve İstanbul’da
kimi çevreler, Rumların mallarına göz dikmişti. Bu göz dikme
hali, bir anda patlamadı; aylarca, yıllarca sinsice örüldü.
Nişantaşı'nda
Yorgo’nun apartmanı, uzun zamandır Mehmet Efendi’nin
rüyalarına giriyordu. Mehmet Efendi, Yorgo’nun varlığını
değil, binanın kendisini istiyordu.
İstiklal Caddesi’nde
Niko’nun manifatura dükkânı, Kastamonulu
Süleyman için fırsat kapısıydı. Niko’nun emeğiyle büyüttüğü
dükkân, bir gecede Süleyman’ın gözüne “ganimet”
oldu.
Galata’da, şehrin gece hayatına renk katan Aleko’nun
gazinosu, Konyalı Ramazan’ın “hevesini”
kabartıyordu. Aleko’nun yıllardır işlettiği mekân, bir anda
“yeni sahipler” arar oldu.
6-7 Eylül gecesi, bu heveslerin
önünü açacak kitleler sokağa salındı. Elinde sopalarla,
taşlarla, demir çubuklarla yürüyen kalabalık, devletin göz
yummasıyla Rumların evlerine, kiliselerine, mezarlıklarına
saldırdı. Kadınlar tecavüze uğradı, dükkânlar talan edildi,
ikonalar yakıldı, taşlar konuştu. İstanbul’un ışıkları
söndü, sokakları utançla doldu.
Sonrası sessizlikti. Yüzbinlerce
Rum, bir daha dönmemek üzere göç etmek zorunda kaldı. Ardında
boş kiliseler, kırık vitrinler, yağmalanmış gazinolar, sahipsiz
mezarlar kaldı.
Mehmet Efendi’nin, Süleyman’ın, Ramazan’ın
“göz diktikleri” ise bir daha asla eski ruhunu bulamadı.
6-7 Eylül, yalnızca bir pogrom
değil; aynı zamanda belleğimizin en karanlık sayfalarından
biridir. Bu sayfanın hatırlanması, unutturulmak istenenlerin
hatırasına bir borçtur. Çünkü İstanbul, Yorgo’suz, Niko’suz,
Aleko’suz İstanbul değildir.
Türkiye
İllerinde Kürt Pogromu?
6-7 Eylül, devlet eliyle örgütlenen
bir yağmanın nasıl bir halkın hayatını kökten değiştirdiğini
bize gösterdi. Tarih, eğer yüzleşilmezse, farklı maskelerle
kendini tekrar etmeye meyillidir. Bugün benzer bir tehlike, başka
bir halkın üzerinde kara bir gölge gibi dolaşıyor: Kürtler.
6-7 Eylül 1955’te
İstanbul’daki Rum komşularımıza yapılanları hatırlıyoruz:
dükkânlara, kiliselere, evlere göz dikenlerin, devletin
sessizliğiyle yağmaya giriştiği utanç gecesini. Bugün hâlâ
sorulması gereken soru şu: O zihniyet bitti mi, yoksa
sadece pusuda mı bekliyor?
Varsayalım ki…
Bahçelievler’de,
Diyarbakırlı Ehmed’in apartmanına göz diken Sinoplu
Selim, sessizce fırsat kolluyor.
Şirinevler’de,
Mardinli Zilan’ın mağazasına göz diken Tekirdağlı
Erkmen, bir kıvılcımı bekliyor.
Beyoğlu’nda, Vanlı
Şerko’nun kitabevine göz diken İzmirli Türker,
ortalığı bulandırmak için sosyal medya da hesabında
kışkırtmalar yapıyor.
Bu senaryolar, hayal ürünü
olmaktan öte, geçmişin gölgesini bugüne taşıyor. Dün Rumların
dükkânlarını ganimet bilen zihniyet, yarın Kürtlerin
apartmanlarını, mağazalarını, kitabevlerini “kendi malı”
sayabilir.
Tehlike tam da burada: bir
halkın emeğine, kültürüne, hayatına göz diken zihniyetin
kökünün kazınmamış olması.
Kürtler bugün şehirlerde
apartmanlar kuruyor, lokantalar işletiyor, kitabevleri açıyor.
Fakat geçmişte köyleri yakılan, evleri boşaltılan bu insanlar,
bir gün aynı yağma kültürünün hedefi olursa, Türkiye bir kez
daha kendi tarihine kara bir leke sürer.
Kürtlerin olası bir pogrom
tehlikesine karşı yapması gereken, şiddete başvurmadan önce
örgütlü ve hazırlıklı olmaktır; bunun için yaşadıkları
mahallelerde komşuluk dayanışma ağları kurmalı, birbirleriyle
sürekli iletişimde kalmalı, sosyal medya da gittikçe artan faşist
söylem ve ajitasyonlara karşı olası tehditleri fotoğraf, video
ve tanıklarla belgeleyip insan hakları dernekleri ve avukatlara
iletmelidir. Ayrıca sosyal medya üzerinden acil durum iletişim
grupları kurularak saldırı anında hızlıca duyuru yapılmalı ve
ulusal-uluslararası kamuoyu bilgilendirilmelidir. Kısacası,
dağınık ve bireysel tepkiler yerine örgütlü, belgeli ve görünür
bir toplumsal duruş sergilemek en etkili önleyici savunmadır.